Perşembe , 9 Aralık 2021
En Son Yazılar

SALGIN VE SONRASINDA DÜNYA EKONOMİSİ

Tuğberk Çiloğlu

Dünya, bir asır önce görülen İspanyol Gribinin ardından yeniden küresel bir salgınla karşı karşıya. Koronavirüs, diğer adıyla covid-19 kısa bir süre içerisinde tüm dünyayı etkisi altına aldı. Salgın daha şimdiden dünya çapında ciddi ekonomik, sosyal ve politik değişimler yaratmaya başladı. Ortaya çıkan salgının dünya ekonomisi üzerinde ciddi etkileri oldu, bu etkiler halen devam etmekte. Şimdi sorulması gereken sorular şunlar: Dünya ekonomisi bu süreçten nasıl etkilendi ve bundan sonra bizi ne bekliyor? Eğer bu iki soruya doğru cevaplar verebilirsek ‘’Bundan sonrası için ne yapılmalı?’’ sorusunu da cevaplayabiliriz. Gelin, analize başlayalım.

Öncelikle şu gerçeği ortaya koymak gerekiyor: Şu an dünyanın yaşadığı salgın kaynaklı ekonomik kriz küresel ekonomik sistemin içsel bir krizi değil. Şimdiye kadar ortaya çıkan ekonomik krizlerin büyük çoğunluğunun temel nedeni ekonomi idi. 1929 Krizi, 2008 krizi bu tür krizlere örnek gösterilebilir. Söz konusu her iki krizi de başlatan faktörler tamamen iktisadi/finansal idi. Fakat bu kriz küresel ekonomik sistemin içsel bir krizi değil, tamamen dışsal bir kriz. Krizi başlatan faktör tamamen biyolojik. O zaman akıllara şu soru gelebilir? Bu tarz bir dış kaynaklı krizin etkileri neden bu kadar şiddetli oldu?

Bu soruya çeşitli yanıtlar verilebilir fakat en geçerli yanıt küreselleşmeyi ve uluslararası ticaret gerçeğini ön plana çıkaran yanıt olacaktır. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında dünya ekonomisinin ana motoru uluslararası ticaret ve uluslararası finans. En gelişmiş ülkelerden en yoksul ülkelere kadar çoğu ülkenin reel ve finansal dışa açıklık oranı geçmişle kıyaslanamayacak boyutlarda. Salgına bağlı olarak ortaya çıkan zorunlu izolasyon nedeniyle uluslararası ticaretin büyük kısmı durma noktasına geldi. Bu da dünya ekonomisini derinden sarstı. Çünkü ülkelerin üretim yapısı artık eskisi gibi iç kaynaklara değil, dış kaynaklara bağımlı. Bir başka deyişle küreselleşme nedeniyle çoğu ülke ‘’küresel değer zinciri’nin bir parçası. Salgının büyümesiyle beraber bu zincir koptu ve iktisadi yapılar derinden sarsıldı. Ayrıca ortaya çıkan kriz, küresel finans sistemi aracılığıyla dünya genelinde etkisini gösterdi.

Bu kriz küreselleşmenin oldukça ilerlemiş olması nedeniyle bu kadar hızlı yayılma imkânı bulabildi. Kıtalararası uçak ve gemi yolculukları virüsü geçmiş yüzyıllarla kıyaslanamayacak bir hızla yayılır hale getirdi. Çin’de başlayan Koronavirüs 2-3 ay gibi kısa bir sürede neredeyse tüm dünyayı sardı. 19. Yüzyılda böyle bir yayılma hızı hayal bile edilemezdi. Buradan çıkan sonuç şu: Küreselleşme nedeniyle hızla yayılan virüs yine küreselleşmenin yarattığı iktisadi yapılar (uluslararası ticaret ve uluslararası finans) üzerinden tahribat yaratmış oldu. Peki, bu durumda küreselleşmeden vaz mı geçmeliyiz? Elbette hayır. Çünkü küreselleşme sayesinde yeni bulunan tedavi yöntemleri, ilaçlar ve aşılar küresel yönetişim ile dünyanın dört bir yanına ulaştırılacak ve bu salgına bir son verecek.

Gelelim salgının yarattığı ekonomik ve finansal etkilere. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi salgın dünya ticaretini ve küresel üretim zincirini derinden etkiledi. Çoğu gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede üretim endeksleri ciddi olarak geriledi. Oluşan küresel risk algısına bağlı olarak gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hisse senedi piyasalarında çok ciddi düşüşler görüldü. Ayrıca küresel emtia fiyatları da bundan etkilendi ve başta petrol fiyatları olmak üzere pek çok endüstriyel emtianın fiyatı düşüşe geçti. Bununla beraber tüm dünyada güvenli varlıklara yönelik talep arttı ve bunun sonucunda altın fiyatları ve ABD devlet tahvilleri çok büyük oranlarda değer kazandı, ABD tahvil faizleri buna bağlı olarak büyük oranda düştü. Peki, tüm bu tabloya karşılık küresel politika yapıcılar hangi hamlelerde bulundu?

Salgın kaynaklı ekonomik krize karşı ABD ve Avrupa ülkeleri art arda parasal genişleme ve mali teşvik paketleri açıkladılar. Amerikan Merkez Bankası (FED), bu kapsamda çok hızlı bir şekilde faiz oranlarını düşürdü ve ek olarak bilançosunu 2,3 trilyon dolar genişletme kararı aldı. Yani FED, 2,3 trilyon dolar tahvil alımı yapacak yani piyasalara likidite enjekte edecek. Bu yeni hamle ile FED bilançosunun 6,5 trilyon doları bulması bekleniyor. Avrupa Merkez Bankası (ECB) da bu süreçte 750 milyar Euro ek parasal genişleme yapacağını açıkladı. İngiltere Merkez Bankası (BOE) ise 645 milyar sterlinlik bir parasal genişleme yapacak. Tüm bunlara ek olarak gerek ABD, gerekse de Avrupa ülkeleri çok yüklü miktarlarda mali teşvik planları açıkladılar. Yani sadece para politikası değil, maliye politikası da devrede.

Bilindiği gibi 2008 Krizi’nde en çok yapılan eleştirilerden biri, majör merkez bankalarının yaptığı parasal genişlemelerin yeterince hane halkı tüketimini artırmadığı yönünde idi. Çünkü merkez bankaları tarafından yapılan parasal genişlemeler sonucunda piyasaya aktarılan likidite genellikle ortalama tüketim eğilimi düşük olan ekonomik birimlerin, büyük finans kuruluşlarının ve yatırım bankalarının eline geçiyor. Bu ise tüketimi teşvik etmiyor. Salgın kaynaklı günümüzdeki krizde ise geçmişten ders çıkarılmışa benziyor ve sadece para politikası değil, görüldüğü gibi maliye politikası da etkin olarak kullanılıyor ve böylece piyasaya enjekte edilen fonlar ortalama tüketim eğilimi yüksek ekonomik birimlerin eline geçiyor.

Salgın nedeniyle ortaya çıkan ekonomik krizde en çok sorun teşkil eden şeylerden biri de dolar likiditesine ulaşma zorluğu. İşte bu nedenle majör merkez bankaları söz konusu parasal genişlemelere ek olarak swap ve repo anlaşmaları da imzalıyor. FED ’in Avrupa, Japonya, İngiltere, Kanada ve İsviçre merkez bankaları ile imzaladığı ve ardından bazı gelişmekte olan ülke merkez bankalarını da kapsayan swap anlaşması ile dolar likiditesine küresel erişimde ciddi bir rahatlama sağlanmış oldu. Buna ek olarak FED, 6 Nisan tarihinden itibaren minimum 6 ay boyunca merkez banaklarına geçici repo ile Dolar likiditesi sağlayacağını açıkladı. FED bu likiditeyi söz konusu ülkelerin merkez bankalarının ellerindeki ABD devlet tahvilleri karşılığında sağlayacak. Yani örnek vermek gerekirse Hindistan merkez bankası gecelik vadede elindeki ABD devlet tahvillerini FED’e satarak karşılığında Amerikan Doları likiditesi sağlayabilecek. Tüm dünyada ABD dışındaki ülkelerin merkez bankalarında toplamda 6,86 trilyon dolar büyüklüğünde ABD devlet tahvili bulunduğunu göz önüne alırsak, salgın sırasında oluşabilecek döviz kuru kaynaklı finansal kriz atakları bu şekilde önlenebilecek. Peki, bu kriz ülkeleri hangi makroekonomik süreçler üzerinden etkiliyor?

Bu krizin ülkeleri hangi makroekonomik süreçler üzerinden etkilediği, ülkelerin emtia ihracatçısı/ithalatçısı olmalarına ve cari işlemler dengelerine bağlı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi kriz nedeniyle iki ana eğilim oluştu: Emtia, özellikle petrol fiyatlarında ani düşüş ve güvenli varlıklara yöneliş. Güvenli varlıklar ise ağırlıklı olarak Altın ve ABD devlet tahvilleri. Bu durumda küresel likidite gelişmekte olan ülkeleri terk ederek bu iki güvenli varlığı yöneliyor. Bu durumdan en çok zararlı çıkacak ülkeler net emtia ve enerji ihracatçısı olup cari açık veren ülkeler olacaklardır. Çünkü hem emtia ve enerji fiyatlarındaki düşüşten negatif etkilenecekler, hem de cari açıkları nedeniyle döviz likiditesine ihtiyaçları oldukları dönemde ülkelerinden döviz çıkışı olacaktır. Peki, bu noktada ülkemizin durumu nedir?

Türkiye ağırlıklı olarak petrol ithalatçısı bir ülke. Dolayısıyla petrol fiyatlarında yaşanan büyük düşüş Türkiye’yi olumlu etkilemekte. Fakat diğer taraftan küresel çapta yaşanan güvenli varlıklara olan talep ise Türkiye’yi döviz kuru üzerinden kötü etkilemekte. Döviz kurlarında son dönemde yaşanan artış da bunun bir göstergesi. Peki, Türkiye bu duruma karşı nasıl bir iktisat politikası geliştirmeli?

Bilindiği gibi iktisat biliminde alternatif maliyet kavramı oldukça önemlidir, her iktisadi tercihin belli bir alternatif maliyeti vardır. İktisat politikası uygulanırken de alınan her kararın bir getirisi olmakla beraber, bir maliyeti de vardır. Bu noktada Türkiye’nin iki farklı iktisadi sorunu vardır: Birincisi işsizlik ve durgunluk, ikincisi ise yüksek döviz kuru ve enflasyondur. Türkiye bu salgın dönemi boyunca ya birinci, ya da ikinci sorunu öncelikli olarak ele alıp çözmeye çalışacaktır. Eğer Türkiye birinci sorunu daha öncelikli görürse hızlı bir şekilde faiz indirimlerine gidecektir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) en son yaptığı faiz indirimi de buna yöneliktir. Bu durumda geçici olarak işsizlik artışı ve durgunluk hafifletilmiş olacaktır çünkü söz konusu faiz indirimleri iç talebi biraz olsun yukarı çekecektir. Ayrıca düşük faiz ortamından yararlanan firmalar da daha rahat kredi alıp yatırımlarını artırabileceklerdir. Fakat bu politikanın alternatif maliyeti ise büyük bir olasılıkla yükselen döviz kuru ve buna bağlı olarak yukarı yönde baskılanan enflasyon olacaktır. Bu ise ne yazık ki orta-uzun vadede işsizlik ve durgunluğa yol açacaktır.

Türkiye’nin diğer seçeneği ise ikinci sorunu yani yüksek döviz kuru ve enflasyon sorununu öncelikli sorun olarak görüp buna yönelik çözümler üretmesidir. Bu durumda TCMB’nin faiz oranlarını indirmemesi, hatta gerekirse yükseltmesi gerekmektedir. Bu durumda kısa vadede işsizlik artışı ve durgunluk ile karşılaşılması mümkündür fakat zaten uygulanmakta olan ve dozu daha da artırılabilecek olan mali teşviklerle işsizliğin olumsuz etkilerini hafifletmek mümkün olacaktır. Görüldüğü gibi bu politikanın alternatif maliyeti kısa vadeli işsizlik ve durgunluktur fakat uzun vadeli getirisi istikrarlı bir döviz kuru ve enflasyon olacaktır. Bu ise uzun vadede işsizliği düşürecek en temel etkendir.

Fakat TCMB’nin son faiz indirim kararı Türkiye’nin kısa vadede istihdamı önceleyen faiz indirimine dayalı bir politikayı tercih edeceğini göstermektedir. Kuşkusuz, FED ’in ve diğer küresel majör merkez bankalarının yapmış oldukları parasal genişlemeler Türkiye’nin bu tercihi seçmesinde etkili olmuştur çünkü FED ve ECB’nin parasal genişlemesi demek, küresel dolar likiditesinin artması demektir. Fakat yine de iki nedenden ötürü dikkatli olunmalıdır. Birincisi, Türkiye şu an zaten bazı mali teşvikler uygulamaktadır ve bu teşvikleri ileride artırması muhtemeldir. Tüm bunlar ülke bütçesinde bir risk yaratabilir ve bu da uzun yıllardır istikrarlı olan bütçe dengemizde bazı bozulmalara yol açabilir. Bu durum, büyük bir olasılıkla döviz kuru üzerinde bir risk oluşturacaktır. Diğer neden ise küresel borç yüküdür. Şu an pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülke çok ciddi büyüklüklerde mali teşvikler uygulamaktadır ve buna bağlı olarak bütçe dengeleri bozulmaktadır. Bu ülkelere ABD ve Avrupa ülkeleri de dahildir. Salgın sonrası dönemde ABD ve Avrupa ülkeleri salgın sırasında biriken bütçe açıkları nedeniyle küresel piyasalardan ciddi bir borçlanmaya gidebilirler. Yani tahvil arzını hızlı bir şekilde artırabilirler. Bu ise bir domino etkisi ile tüm dünyada tahvil faizlerinin şu anki düşük seviyelerinden hızla yükselmelerine neden olabilir. Bu ise yine en çok gelişmekte olan ülke para birimlerini olumsuz etkileyecektir. Bu nedenle Türkiye genişlemeci politikalar uygularken bu iki faktöre mutlaka dikkat etmelidir.

Peki, dünya çapında bu krize karşı nasıl önlemler alınmalıdır? Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu kriz, küresel sistemin içsel bir krizi değildir. Tamamen eksojen, yani dışsal bir krizdir. Keynesyen bir analiz yaparsak, krize neden olan faktör efektif bir talep yetersizliği değildir. Yani bu kriz, küresel bir talep yetersizliği ile ortaya çıkmamıştır. Kriz, temelde arz yönlüdür ve arz yönlü politikalar ile bir çözüm geliştirilmelidir. Krize neden olan temel faktör, covid-19 salgınının hızlı bir şekilde yayılması ile beraber zorunlu izolasyon sonucunda ortaya çıkan üretim (arz) düşüşüdür. Arz, yani üretim düştüğü için doğal olarak üretici kesimler işsiz kalmış ve bunun sonucunda talep yetersizliği ortaya çıkmıştır. Yani ortaya çıkan talep yetersizliği, arz yetersizliğinin bir türevidir. Bir başka deyişle talep yetersizliği krizin nedeni değil, sonucudur. Bu nedenle dünya çapında üretimi teşvik edecek, küresel mal ve hizmet arzını artıracak politikalar uygulanmalıdır. Küresel çapta büyük istihdam kapasitesi olan küçük, orta veya büyük tüm işletmelere geçici olarak ciddi mali teşvikler ve vergi indirimleri uygulanmalıdır. Bu, kriz sonrası için de önemlidir çünkü salgının bitmesiyle beraber normale dönen işletmeler teşvikler sayesinde karlarını artırırlarken rahatlıkla istihdam yaratabileceklerdir. Ayrıca vergi teşviklerinin bitmesiyle beraber artık kar edebilir duruma geldikleri için ödeyecekleri vergilerle küresel anlamda ülkelerin kamu maliyesine de destek olup bütçe açığının kapanmasında ciddi katkıları olacaktır. Fakat tüm bunlar için öncelikle küresel çapta ekonomilerin arz tarafının mali teşviklerle ve vergi indirimleri ile yeniden ayağa kaldırılması gerekmektedir.

Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Bu güzel bayramın 100. Yılında bloğumdaki tam 100. yazımı siz değerli okuyucularımla paylaşmanın çifte mutluluğunu yaşamaktayım. Hepimizin bu büyük bayramı kutlu olsun. Ülkemize bu güzel bayramı armağan eden Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına sonsuz sevgi ve saygı ile, görüşmek üzere.

Burada yazılanlar yatırım tavsiyesi/danışmanlığı değildir.

Mail adreslerim: utugberk@gmail.com  utugberk@hotmail.com 

 

 

Okudunuz mu?

KÜRESEL KONJONKTÜR VE TÜRKİYE EKONOMİSİ

Tuğberk Çiloğlu Küresel ekonomide 2020 yılı başından beri etkili olan pandemi süreci, kendi içinde yaşadığı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Translate »