Salı , 28 Mayıs 2024
En Son Yazılar

MUTLAK DOĞRULAR VE EKONOMİ

Tuğberk Çiloğlu

Modern ekonomi biliminin kuruluş tarihi, Adam Smith’in 1776’da yayımladığı ”Ulusların Zenginliği” kitabına kadar dayanır. Kuruluşundan bugüne kadar ekonomistler, pek çok model ve teori geliştirdiler, halen de geliştiriyorlar. Bu modellerin ve teorilerin en önemli ortak noktası, birbirleriyle çelişiyor olmaları. Bir teorinin siyah dediğine başka bir teori beyaz derken, bir başkası gri diyor. Fakat benim bugün anlatmak istediğim nokta, ekonominin teori kısmı değil, pratik kısmı. Haydi başlayalım.

Geçmişten günümüze, ülkelerin yöneticileri, hükümetleri, iktisat politikalarını uygularken, yani ekonominin pratik boyutuyla ilgili politikalar oluştururlarken, ağırlıklı olarak birbiriyle sürekli çelişen iktisat teorilerinden faydalandılar. Bu teorileri danışmanlarının da katkısıyla yorumlayıp pratiğe döktüler, halen de dökmekteler. Tarihsel bir analiz yaptığımızda ise ortaya çıkan bir gerçek var: Herhangi bir ülkenin yöneticisi, bir iktisat politikası uyguladığında, politikayı kurgularken planladığı amaçlarla, uygulanan politikanın sonuçları birbirinden sapabiliyor, hatta tamamen zıt yönde sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Nasıl mı? Gelin, basit örneklerle açıklayalım.

Örneğin bir ülke düşünün, faiz oranları yüksek bir ülke olsun. Doğal olarak, yüksek faizler nedeniyle bu ülkede yatırımlar ve tüketimler oldukça düşük bir dozda gerçekleşir ve bunun bir sonucu olarak ekonomi giderek durgunlaşır. Şimdi, diyelim ki bu ülkenin merkez bankasının yöneticileri, bu durumdan rahatsız olsunlar ve ülkedeki faiz oranlarını düşürmeyi amaçlasınlar. Nasıl bir politika uygulamaları gerekir? Tabii ki de para arzını artırırlar. Bildiğiniz gibi faiz, paranın fiyatıdır. Her mal ve hizmette olduğu gibi parada da geçerli olan bir gerçek var: Bir şeyin talebi sabitken arzı artarsa, o şeyin fiyatı düşer. Dolayısıyla, merkez bankası para arzını artırdığında, paranın fiyatı olan faiz de düşmeye başlar. Bu etkiye iktisatçılar ”Likidite Etkisi” adını vermekteler. Bu etki nasıl gerçekleşir? Basit bir örnekle açıklayalım.

Likidite etkisini açıklamanın en iyi yolu, para arzı ile tahvil arasındaki ilişkiyi anlatmaktır. İlişki çok basittir. Para arzı arttığı zaman, eğer para talebi arz kadar artmıyorsa, arz fazlası olan para, tahvillere yönelir, yani insanlar arz fazlası olan parayla tahvil satın alırlar. Bu sefer, aynı fiyat yasası tahviller için işlemeye başlar: Tahvil talebi artar ve bunun sonucunda tahvilin fiyatı artar. Bu noktada bilmemiz gereken şudur: Bir tahvilin fiyatı ile faizi arasında ters orantı vardır. Yani, tahvilin fiyatı arttıkça faizi düşer. Tüm bunların sonucunda, faiz düşmüş olur. Yani merkez bankası faizi düşürüp amacına ulaşmış olur. Acaba gerçekten böyle mi olur? Süreç gerçekten böyle mi sonuçlanır? Gelin, hep beraber görelim.

Söz konusu ekonomide faizlerin düşmesi, bir süre sonra bazı etkilere yol açmaya başlar. Bu etkiler ne? Faizler düştüğü için yatırımcılar daha çok yatırım yapmaya, tüketiciler ise daha çok tüketmeye başlarlar. Bunun sonucunda ne olur? Ekonomide üretilen mal ve hizmetlere talep gittikçe artmaya başlar. Çünkü yatırım ve tüketim harcamaları giderek artıyordur. Mal ve hizmetlere olan talep artınca, eğer arzda yeterli bir artış sağlanamazsa, ekonomideki fiyatlar genel düzeyi hızla yükselmeye başlar. İktisatçılar bu duruma ”Fiyat Etkisi”  adını verirler. Artan fiyatlar bir süre sonra enflasyon beklentilerinin de artmasına neden olur. Enflasyon beklentilerindeki artış ise tüketicileri tasarruf yapmak yerine tüketime yönlendirirken, üreticileri ise daha çok mal ve hizmet üretip satmaya yönlendirir. Bunun sonucunda yatırım talebi artarken tasarruf arzı azalır ve doğal olarak faiz oranları yükselir. Tek etki bununla mı sınırlı? Hayır, değil.

Bir süre sonra ”Gelir Etkisi” denen durum devreye girer. Ekonomideki yatırımların ve tüketimin artması doğal olarak insanların gelirini artırır. Gelirdeki artış ise ekonomik birimlerin daha çok para talep etmelerine neden olur. Gelir ne kadar çoksa, para talebi de o kadar çoktur. Para talebindeki bu artış, paranın fiyatı olan faizi yukarı çeker. Örneğin başına dönersek, merkez bankası ne hedeflemişti? Faizlerin düşmesini. Bunu ilk etapta başardı ama ilerleyen zamanlarda, çok boyutlu olan dinamik ekonomi öyle tepkiler verdi ki, faizler tekrar arttı. Böyle bir durum her zaman ortaya çıkar mı? Hayır, çıkmayabilir de. Bu örnekteki durum, eğer ekonomi tam istihdama yakın ise, yani potansiyel milli gelir ile mevcut milli gelir arsındaki fark olan ”çıktı açığı” oldukça az ise ortaya çıkar. Ama eğer ekonomi tam istihdamdan uzaksa, yani çıktı açığı çok ise, muhtemelen fiyat ve gelir etkileri ortaya çıkmaz. Ortaya çıksa bile etkisi fazla olmaz. Gelin, başka bir örnek verelim.

Bildiğiniz gibi, bir ekonomideki ulusal paranın değeriyle dış ticaret açığı doğru orantılıdır. Bu durum şöylede ifade edilebilir: Bir ülkenin ulusal para birimi, yabancı dövizlere karşı değer kaybederse, o ülkenin ihracat avantajı artarken, ithalat eğilimi azalır. Bunun sonucunda dış ticaret açığı azalır. Nasıl mı? Örneğin, 1 Dolar’ı 2 TL olarak varsayalım ve Türkiye’de bir gömleği üretmenin, herhangi bir üretici fabrikaya maliyeti 100 TL olsun. Bu fabrika ürettiği gömlekleri ABD’ye ihraç ediyor olsun. Gömleğin üretim maliyetinin Dolar cinsinden değeri ne olur? 50 Dolar olur. Şimdi, bir an için Doların 2 TL’den 4 TL’ye çıktığını düşünelim. Böyle bir durumda, aynı gömleğin Dolar cinsinden üretim maliyeti ne olur? 25 Dolar olur. Bu fabrikanın ihracat avantajı gözle görülür şekilde artar. Neden mi? Eğer bu fabrika yüzde 10 kar marjıyla çalışıyorsa, maliyet 50 Dolar iken ihraç ettiği gömleğin fiyatı 55 Dolar oluyor iken, maliyeti 25 Dolar’a düştüğünde gömleğin ihraç fiyatı 27,5 Dolar olur. Tahmin edeceğiniz gibi, fabrikanın Amerikalı ithalatçıdan alacağı yeni siparişlerin miktarı bir hayli artar, fabrika ihracatını artırır. Gelelim, ithalat boyutuna. Diyelim ki Dolar 2 TL iken, yabancı bir cep telefonu üreticisinin satış fiyatı 1000 Dolar olsun. Bu telefonu ithal etmek için kaç TL vermemiz gerek? 2000 TL. Peki ya Dolar 4 TL olursa? 4000 TL vermemiz gerekir. Böyle bir durumda ithal ettiğimiz cep telefonu miktarı ne olur? Ciddi biçimde düşer, ithalatımız azalır. Bu süreci anladıysak, konumuza tekrar dönebiliriz.

Diyelim ki ülkemizin merkez bankasının yöneticileri de aynı düşüncede olsunlar ve dış ticaret açığımızı düşürmek amacıyla, Doların değerini artırmak istesinler. Bunu gerçekleştirmek için ne yaparlar? Açık Piyasa İşlemleri (APİ) yolu ile piyasalardan Dolar satın alırlar ve karşılığında TL satarlar. Bunun sonucunda Dolar değer kazanır, TL değer kaybeder. Süreç işler ve ülkemizin ihracatı artarken, ithalatı azalır. Peki süreç burada sonlanır mı? Hayır, böyle sonlanmayabilir. Nasıl mı?

Merkez Bankası, Doların değerini artırmayı başarır ama karşılığında piyasaya ciddi miktarda TL arz etmiş olur. Bu durumda Merkez Bankasının önünde iki seçenek vardır: Ya piyasaya verdiği TL’leri olduğu gibi bırakacaktır, yani bir şey yapmayacaktır, ya da piyasaya APİ yoluyla tahvil satıp karşılığında piyasadan TL alacaktır, yani verdiği TL’leri geri alacaktır. İlk seçeneği seçtiğini varsayarsak, piyasada kalan fazladan TL, faizleri düşürüp yatırımı ve tüketimi artıracaktır. Bu durum ise tahmin edebileceğiniz gibi, enflasyonun hızla yükselmesine neden olacaktır. Bu durum, ülkemizde üretim maliyetlerini hızla artırırken, tüketicilerin pahalılaşan yerli ürünler yerine, yabancı ürünleri tercih etmelerine neden olacaktır. Kuşkusuz, bu durumda üretim maliyetleri arttığı için ihracatımız azalırken, pahalılaşan yerli mallar nedeniyle de ithalatımız artacaktır. Yani sonuçta dış ticaret açığımız azalmak yerine artacaktır. Merkez Bankamız eğer ikinci seçeneği tercih ederse, sonuç aynı olacaktır. Nasıl mı? Piyasalara tahvil satılıp TL geri alındığında, tahvil arzı artmış olur. Tahvillerin arzının artmış olması, tahvilin fiyatını düşürür ve faizler artar. Bunu şöyle de açıklayabiliriz: Piyasadan TL geri çekildiğinde, TL arzı azalmış olur ve bunun sonucunda TL’nin fiyatı olan faiz artmış olur. Sonuçta ne olur? Faiz aynı zamanda paranın getirisidir. Faizler arttığında, yabancı yatırımcılar yüksek TL faizinden faydalanmak için TL cinsi varlıklara olan taleplerini artırırlar, bir başka deyişle sıcak para girişi artar. Doğal olarak TL değer kazanır. TL değer kazandığında ise, ihracatımız azalırken, ithalatımız artar. Sonuç: Dış ticaret açığımız artar. Merkez Bankasının bu politikayı uygularken amacı ne idi? Dış ticaret açığını azaltmak.

Yukarıdaki örneklerden açıkça anlaşılacağı gibi, uygulanan iktisat politikalarında mutlak doğru diye bir şey yoktur. İktisat politikası uygulayıcıları, eğer yanlış zamanda, yanlış ortamda, doğru politikaları uygulasalar bile sonuçlar istenilen duruma göre tamamen zıt bir yönde gelişebilir. Buradan şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Ekonomin gerek teori, gerekse pratik, yani politika boyutunda kesin doğrulardan bahsetmek oldukça yanlış olacaktır. İktisat, bir olasılıklar bilimidir, tamamen insan davranışlarına bağlıdır. O zaman, açıkça diyebiliriz ki yan yana gelmemesi gereken iki kavram vardır: Mutlak doğrular ve ekonomi. Herkese iyi hafta sonları. Burada yazılanlar yatırım tavsiyesi/danışmanlığı değildir.

 

Okudunuz mu?

KÜRESEL KONJONKTÜR VE TÜRKİYE EKONOMİSİ

Tuğberk Çiloğlu Küresel ekonomide 2020 yılı başından beri etkili olan pandemi süreci, kendi içinde yaşadığı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Translate »